You are currently browsing the monthly archive for Ocak, 2007.
| Kıyamet olunca, dünyada üzüntü, sıkıntı ve hastalık çekmiş insanlar getirilecek; onlara amel defteri dağıtılmayacak, onlar için mizan kurulmayacak ve kendilerine sırat köprüsü de konmayacak, bilâkis üzerlerine ecir (ve mükâfat) döküldükçe dökülecek (sorgusuz ve sualsiz cennete girecekler). (Ramuz 799.) H. Ş. | |
| 1987.05.19 Tarihli Fazilet Takvimi | |
Yıllardır sigara ve içki, masum alışkanlıklar ve modernliğin, çağdaşlığın bir göstergesi olarak gösterilmeye çalışıldı. Sosyal içicilik teşvik edilirken bu konuda en etkili araçlar da görsel yayınlar, bilhassa filmler ve dizi filmler oldu ve olmaya da devam ediyor.
Yerli ve yabancı filmlerin ve dizilerin büyük bir kısmında kişiler üzüldüklerinde ve daha çok sevindiklerinde alkol kullanıyorlar. İçenlerin çoğu erkek ve bilhassa dışarıda veya iş dönüşü evde eşlerinin ve çocuklarının da bulunduğu aile sofrasında içiyorlar. Bilhassa son yıllardaki dizilerde alkollü içki, ailelerde her fırsatta, özellikle bir şeyleri kutlarken çocuk ve gençlerin yanında daha fazla içiliyor. Bazı aile dizilerinde o aile yapısı içinde dinî ve ahlakî değerlerine en çok bağlı olan dizi kahramanları bile zaman zaman kontrollerini kaybedip alkollü içki alıyor ve daha kötüsü içki içmek normal hayatın bir parçası olarak gösteriliyor. Kadınların sarhoş olması bu tür dizilerde zaman zaman biraz da normal gösteren bir mizah tarzı içinde işleniyor.
Alkol, verimliliği düşürürken aldatma, ahlakî zaaflar, şiddet vb.’ne de yol açıyor. Çocuk ve gençlerin yetişmesinde olumsuz örneklerin etkisi bilinirken anne-babanın alkol kullanması genci anne karnından itibaren birinci dereceden etkiliyor. Yeşilay’ın verilerine göre İsveç Karolinska Enstitüsü’nün yaptığı araştırmada; kanında 1 gram alkol olan, olmayanın 6 misli, 2 gram alkol olan, olmayanın 60 misli kaza yapma riski taşıyor ve alkol vücuttan 48 saat sonra atılabiliyor. İstatistikî verilere göre alkollü içki içen kişilerin dörtte birinden fazlasında bu alışkanlık bağımlılığa dönüşmekte.
Çocuk ve gençler kendilerine aileleri tarafından kazandırılan değerleri sürekli sorgularlar. Çocuk ve genç, filmlerde sevdiği artistlerin her fırsatta alkollü içki içtiğini görür, bir de bunları anne-babalarının da kullandığını gözlerse, gittikçe bunu normal bir davranış olarak görmeye başlar. Diğer yandan çocuk ve genç hatta yetişkinler dahi arkadaş ortamından dışlanmamak için alkollü içki kullanmaya başlayabilir. Eğer yapı olarak bağımlılığa yatkınsa stres ve depresyon gibi nedenlerle de birleşerek bağımlılık haline gelebilir. Bu sebeple çocukları bağımlılık yapan maddeler konusunda bilinçlendirmekle beraber film izlerken de seçici olunmalıdır. İçkinin TV’de görüldüğü gibi olmadığını anlatmalısınız.
Farika Teymur Artır*
Zaman Gazetesi
*Psikolog, Tel: 0216 386 06 66, Faks: 0216 386 68 54,
e-posta: t.artir@zaman.com.tr
Son yıllarda internetin hızla yaygınlaşması evli çiftlerin yaşadığı sorunların arasına bir yenisini daha ekledi: İnternette karşı cinsle chat (sohbet) yapmak.
Önce merak duygusuyla yeni insanlarla tanışıp kimliğini gizleyerek özellikle cinsel konularda sınırsızca konuşmak, sonra bunun tutku haline gelmesi, bağlanma ve eşini aldatma geliyor. Son olarak Yargıtay’ın bir davada karşı cinsle chat yapılmasını boşanma sebebi sayması durumun ciddiyetini açıkça gösteriyor. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Evlilik Danışma Merkezi sorumlusu psikiyatr Dr. Rukiye Hayran’a göre, karşı cinsle chat yapma merakının en büyük sebebi eşler arasındaki iletişimsizlik. İnsanların yakınlık kurma, ilgi, şefkat gösterme duygularını kaybettiğine dikkat çeken Hayran, özellikle büyük şehirlerde insanların evli olsalar bile kalabalıklarda yalnızlık yaşadığını belirtiyor. Sanal alemde tanımadığı insanlarla sınırsızca her konuda konuşmak insanların merak ve macera duygularını da tahrik ediyor. Kimi zaman sigara, kumar gibi bağımlılık haline gelebiliyor bu istek. Evli çiftlerin kendilerine en çok ‘konuşamıyoruz’ şikayetiyle geldiklerini ifade eden Hayran, “Birbirlerinin ihtiyaçlarını giderecek biçimde iletişim kuramıyorlar. İnsanlar özellikle büyük kentlerde sürekli çalışıyor ve eve posaları geliyor. İki taraf da çalışıyorsa durum daha da kötüleşiyor. Monotonlaşan yaşam içinde arayışlar başlıyor. Eşinden görmediği yakınlığı sanal bir kişiden gören kadın veya erkek artık enerjisinin çoğunu ona yönlendiriyor. Ailesini ihmal ediyor. Bu yüzden boşanan çiftler var.” diyor.
YAKIN BİR ZAMANDA, bilmem fazla rijit bir tarzda teorileştirildiğinden midir nedir, duyunca irkildim. Bir düşünce insanı ilginç bir teori geliştirmişti:
“Dindar erkeklerin eşleri, onları “her bakımdan” garanti olarak gördüklerinden dolayı onlara insan gibi davranmıyorlar.”
Geçenlerde Mümine Güneş Hanım’ı bir seminer için Gebze’ye davet etmiştik. Çok hayret ettiği bir konudan bahsetti. Hangi kızımızla konuşsak hep, beylerinden şikayet ediyorlar. Ve geçimsizlik son derece genelleşmiş durumda. Eskiden biz böyle dindarların ayrılıkları diye bir şey bilmezdik. Şimdi pek çok dindar ailenin şiddetli geçimsizlik yaşadıklarına, ayrılmak üzere olduklarına şahit oluyoruz.”
”En iyi zehir vücuda yavaş yavaş yayılanıdır. Kurbanına hiç fark ettirmeden zehirler. Katilden hiç şüphe ettirmeden öldürür. Evliliğin de böylesi yavaşça yayılan zehirleri vardır.”
BAŞKALARI BİRBİRİNE NE KADAR YAKIŞIYOR?
Başkaları eşinizden daha güzel ya da yakışıklı görünebilir. Reklamlarda gördüğünüz, filmlerde izlediğiniz, billboardlarda rastladığınız kadın ya da erkekler size daha sevimli gelebilir; unutmayın ki onlar sahici değil kurgulanmış kişilerdir; size özel değillerdir, herkese gülümserler, gerçek değillerdir; her zaman gülümserler. Dahası, sevimlilikleri sizin için de değildir; bir başka şeyi pazarlamak ya da temsil etmek için sevimli olmak zorundadırlar.
Telefonun öteki ucundaki genç kız ağlamaklı ses tonuyla konuşuyordu:
“Hocam, moralim çok bozuk, çok kötüyüm, bana yardım eder misiniz?”
“Buyurun nedir probleminiz?”
“Nişanlım beni terketti. Hem de eften püften meseleler için. Bana sadakatsizlik gösterdi. Hayallerim kırıldı. Ben şimdi ne yapacağım?”
“Evlenip, yuva kurduktan sonra sizi terketseydi, daha mı iyi olurdu?”
Titrek sesiyle devam etti:
“Ama gururumu çok kırdı. Dayanamıyorum.”
Yetişkin iki ayrı cinsin bir arada bulunmasını normal karşılamayan bu millete önceleri şöyle deniliyordu:
“Kızlarla erkekler karışık okur/karışık olurlarsa, aralarında kardeşlik duyguları gelişir. Dolayısıyla birbirlerine cinsî hislerle, kötü niyetle yaklaşmazlar.”
Bunun doğru olmadığını, söyleyenler de bal gibi biliyorlardı ama o zaman böyle konuşmaları icap ediyordu. Gençlerin senli benli oldukları görülünce bu sefer de ağız değiştirip, “Gençler arkadaşlık ortamında birbirlerini yakından tanırlarsa, ilerde sıhhatli evlilikler olur” demeye başladılar.
Öyleyse, adliye dolaplarındaki boşanma davalarına bakıp, bahsettikleri sıhhatli(!) evlilikleri görsünler.
Muaz b. Cebel, Hz. Peygamber’den şu hadisi rivayet etmektedir:
“Allah, ‘Ey gençliğini benim için harcayan, şehvetini benim için terk eden genç! Sen yanımda bazı meleklerim gibisin.’ demektedir.” (Ebû Nuaym, Hilyetu’l-Evliya, V, 237)
Bundan daha temiz kalpli kim olabilir? Veya bulûğ çağına vardıktan bu yana günah işlemeyen, Allah’a itaat ve ibadetle gelişen, O’nun hakkına uymayı âdet haline getiren kişiden, yardım ve desteğe kim öncelikli olarak hak kazanabilir? Öyle ise bu işi kendine âdet edinen, bunun zıddına asla yanaşmayan kişiye, Allah hakkına riâyet etmek kolay ve güçlüğü azdır. Allah yolunda çalışması ise uzun sürelidir.
İkinci kısım ise hevâ-yı nefsine uyduktan sonra tövbe eden, cehaletinden dönüp Allah’a yönelen, zamanında işlediği günahlarına pişman olan kimsedir. Allah o kişiye, hiçbir farzı terk etmeme ve geçmişte işlediği hiçbir günaha tekrar dönmeme azim ve gayretini bahşeder. Bu arada nefis, günahta geçici zevki göz önüne getirerek onu alışkanlıklarına devam etmeye ikna etmek için mücadele eder. O, nefsini gemlemek için de mücadele eder, günahtan doğacak azapla korkutur. Düşmanı onu, yapmadığı, dolayısıyla lezzetini kaçırdığı günahlara davet eder. O da günahtaki çirkinliği hatırlatır, Allah’ın onu, hoşa gitmeyen şeylerden çekip, Allah’ın rızasına kavuşturacak şeylere yöneltmesinden dolayı büyük lütufta bulunduğunu hatırlatır… Bu mücadele sürüp giderken Allah onu tasdik ederek, yardımına koşar, nefsinin değerini düşürecek şehvetlerden alıkoyar. Bu yardım, Allah’a itaat etmeyi kolaylaştıracak ana kadar sürer. Nitekim Allah bunu vaad etmiştir: “Hidayet bulanlara gelince, Allah onların hidayetlerini artırmış ve onlara korunmalarını vermiştir.” (Muhammed, 47/17) “Ama kendilerine öğütlenenleri yapsalardı, elbette kendileri için daha iyi ve daha sağlam olurdu. O zaman elbette kendilerine katımızdan mükâfat verirdik.” (Nisa, 4/66-67)
AİLEM DERGİSİ Sayı: 212
KUR’ÂN’IN âyetleri henüz inmiş gibi okunduğunda, pek çok defalar insanın “Tam da bugünü tasvir ediyor” diyeceği gelir; âyetin daha başka zamanlarla ilgisi, okuyucunun gözünde, bu zamana nispetle pek sönük kalır. Bu âyetin de zamanımızla ilgisi o kadar aşikârdır ki, sanki bugün nazil olmuş gibi bize sesleniyor, geçmiş asırlardan çok modern zamanları tasvir ediyor gibidir.
Gerçi her zamanın Kur’ân âyetlerinden bir payı vardır. Mekke müşrikleri de taptıkları putları dişi olarak tasavvur etmek ve onlara dişi isimleri vermek suretiyle, bu âyetin çizdiği tablo içinde yer alıyorlardı. Halbuki onlar kadına değer veren kimseler de değillerdi. Kadın onlar için bir güçsüzlük simgesi, kız çocuğuna sahip olmak ise bir utanç vesilesiydi. Gerçek hayatta kadını böylesine aşağılayan bir toplumun kendi elleriyle icad ettikleri sözümona tanrılara dişi isimleri verip de onlara tapmaları, dua etmeleri, yalvarmaları, kendileri hesabına ne kadar aşağılayıcı bir durumdur! İşte bu, onlara Şeytanın giydirdiği bir külâhtır ki, bu âyetin devamındaki âyetlerde de anlatıldığı gibi, Şeytan, insan neslinden intikamını böylece almaktadır.
İnternet ortamında chat odalarına girip yabancı kişilerle sohbet etme ile ilgili yaşanan sorunlar gün geçtikçe artıyor. Peki durum nasıl bir sorun oluyor? İşte haber:
Son zamanlarda internet ortamında chat odalarına girip yabancı kişilerle sohbet etme ile ilgili yaşanan sorunlar hepimizi üzüyor… Bu sorunları göz ardı etmeyerek duyarlı olmak zorundayız.
Aksi takdirde birbiri ardına yaşanan hadiseler sosyal patlamaları da beraberinde getirecektir. Bunu önlemenin yolu kişilerin bilinçlenmesi ve problemlerinin farkında olarak çözüm yollarını araştırmalarıdır.
Sohbet etme duygu ve düşüncelerini başka kişilerle paylaşma herkesin ihtiyacı. Bununla beraber uygun kişilerle yapılmayınca da birçok sıkıntıya yol açıyor.
Kişi en yakınları, ailesi, arkadaşları dururken duygu ve düşüncelerini hiç tanımadığı kişilerle paylaşmaya neden ihtiyaç duyar? Bunun birçok nedeni vardır. Bunlardan başlıcaları şunlardır:
“En cok ziyaret ettigin 10 web sitesini yaz senin kim oldugunu diyelim” degildi bu sözün orjinali, iste deccaller devrindeyiz ve bu söz de teknolejiye ayak uydurdu.
Evet.. en cok hangi sitelere ziyaret ediyorsun? Bakmadan edemedigim siteler dediginde, listede hangi icerige sahip siteler var?
Internet ile sanallasan dünyamiz dostluklarimizda yansidi. Artik karsimizda bir beden bir söz yok. Yazilar ve kelimelerle bas basayiz. Girdigimiz web siteleri bizim hayatimiza yön veriyor. Psikolojimizi etkiliyor. Ve en önemliside dostlarimizi belirliyor. Yeni kazandigimiz bir cok dostumuz arkadasimiz en cok ziyaret ettigimiz web sitelerden.
Simdi, sen. Evet sen! Ziyaret ettigin web siteleri ve oralardan kurdugun dostluklarin analizini hic yaptin mi?
(Zinaya yaklaşmayın! O; hayasızlık, çirkin, aşağı bir iş, kötü bir yoldur.) [İsra 32]
(Ey Resulüm, müminlere söyle, harama bakmasınlar ve avret yerlerini haramdan korusunlar! Müslüman kadınlar da ziynetlerini göstermesinler, başörtülerini yakalarına kadar örtsünler!) (Nur 31)
(Yemin ederim ki, birinin başına demir çivi sokulması, yabancı bir kadına dokunmasından daha hafiftir.) [Taberani]
(Sizin için en çok korktuğum şey zinadır.) [Taberani]
(Zina etmeyin, kadınlarınızın cazibesi, sevgisi gider, soğukluk başlar.) [İ.Neccar]
![]() |
Dinimizde insanı kötülüklere iten zaaflar ve alışkanlıklarkonusunda yasaklayıcı hükümler bulunmaktadır. Bu hükümlere uyabilenler âhiretlerini kurtardıkları gibi, dünyalarını da kurtarıyor; gittikçe yaygınlaşan olumsuz alışkanlıklardan kendilerini ve çocuklarını da muhafaza ediyorlar.
Cenab-ı Hak’kın ikazına kulak verelim:
“Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.” (1)
Cenab-ı Hak “Zinaya yaklaşmayın!..” diyor. “Zina yapmayın!” demiyor, “Yaklaşmayın!” diyor. Onun için İslam alimleri zinaya vesile olabilecek, davetçilik mânâsına gelebilecek, tahrik ve teşvikçi görüntüleri yasaklayan din, müstehcene bakılmasını da caiz görmüyorlar. Çünkü asıl mesele yaklaşmamaktadır. Yaklaşmazsanız kurtulmanız kolay olur. Yaklaştıktan sonraki gelişmelere dayanmanız zorlaşır, ateşe yaklaşanın içine düşmesi gibi bir sonuç çıkabilir.
![]() |
Hastalığı veren devayı vermiş ve şifayı da va’detmiştir. Bu bakımdan sabır, her ne kadar zor ise de onun elde edilmesi, ilim ve amelden meydana gelen macun ile mümkündür. Bu bakımdan kalplerin hastalıkları için yapılan ilaçların karışımı ilim ve ameldir.
Fakat her hastalık başka bir ilim ve başka bir amele muhtaçtır. Nasıl ki sabrın kısımları değişik ise, sabra mâni olan illetlerin de kısımları değişiktir. İlletler değişik oldukları zaman ilâç da değişik olur; zira ilâcın mânâsı, illetin zıddı ve sökülmesidir. Bunu teker teker saymak, oldukça uzun sürer. Fakat biz yolu, bir kısım misallerle tanımış oluruz.
Kişi, cimanın şehvetine sabretmeye muhtaç olur. Oysa şehvet de tenasül uzvuna hâkim olmayacak derecede veya tenasül uzvuna hâkim olabilir de gözüne hâkim olamayacak derecede veya gözüne hâkim olabilir de kalbine ve nefsine hâkim olamayacak derecededir; zira nefsi, durmadan ve gizlice kendisine, şehvetlerin isteklerini fısıldar, bu durum da onu zikir, fikir ve sâlih amellere devam etmekten alıkoyar. Daha önce sabun, dinin teşvikçisi ile hevanın teşvikçisinin boğuşmasından ibâret olduğunu söylemiştik. Boğuşanların birinin diğerini yenmesini istiyorsak, bu ancak galip olmasını istediğimizi takviye etmek ve diğerini zayıf düşürmekle olur. Bu bakımdan burada bize lâzım olan din teşvikçisini takviye etmek ve şehvet teşvikçisini de zayıf düşürmektir.
Şehveti teşvik eden şeyin zayıf düşürülmesinin yolu üç şekilde olur:
Birincisi
Birincisi onun gıdasının maddesine bakmamızdır. O madde, çeşidi ve çokluğu bakımından şehveti harekete getiren lezzetli gıdalardır. Bu bakımdan devamlı oruç tutup, az ve lezzetsiz yemeklerle yetinmek gerekir. Bu bakımdan şehveti kabartan yemekten ve etten sakınmak gerekir.
Şiddetli geçimsizlik nedeniyle on yıllık eşinden boşanmak için dava açan Ş.B. adlı koca, sekiz yaşındaki çocuğunun, kendisinden olmadığını mahkemede öğrendi. Boşandıktan sonra çocuğunun babasını arayan anne Y.B. ise üç kişiye “babalık davası” açtı. Ancak hiçbiri çocuğun babası çıkmadı.
ANKARA Adliyesi’nde açılan bir boşanma davası, son derece çarpıcı gelişmeleri de beraberinde getirdi. Bir kamu kuruluşunda devlet memuru olarak çalışan Y.B. isimli kadına karşı kocası Ş.B.; “Şiddetli geçimsizlik” nedeniyle boşanma davası açtı. Koca Ş.B., mahkemede çocuğunun veláyetinin kendisine verilmesini de istedi.
Ancak çocuğunun veláyetini babaya vermek istemeyen Y.B., yıllardır sakladığı gerçeği itiraf etmek zorunda kaldı. Y.B., mahkemede çocuğun kocasından olmadığını açıkladı.
Bunun üzerine mahkeme, babalık testi yapılmasına karar verdi. Gelen sonuçta çocuğun babasının Ş.B. olmadığı anlaşıldı. Sekiz yıl kendi evladı gibi baktığı çocuğun başkasından olduğunu öğrenen baba, veláyet talebinden vazgeçti ve boşanmak istediğini söyledi. Hákim, çiftin boşanmasına karar verdi.
Y.B., boşandıktan sonra çocuğunun babasını bulmak için harekete geçti. Y.B., çalıştığı kurumda duyulmaması için babalık davalarını yakınlarının ikámet adresini göstererek Ankara dışındaki mahkemelerde açtı. Y.B. avukatları aracılığı ile önce bir market sahibine, ardından bir taksiciye, son olarak da bir mağaza sahibine babalık davası açtı. Ancak bütün davalarda sonuçlar negatif çıktı, Y.B. çocuğunun gerçek babasını bulamadı. Bunun üzerine çocuğunun babasının kim olduğunu aramaktan vazgeçen Y.B.’nin yaşadıkları, görev yaptığı kurumda duyulunca, Ankara dışına tayini çıkarıldı.
Hürriyet
Belki yeni evlisiniz, belki de aynı yastıkta nice yıllar geçirdiniz. Zaman zaman eşinizle yaşadığınız tartışmaları, anlaşmazlıkları ve huzursuzluğu düşünüp, kendi kendinize şöyle sordunuz mu hiç:
“Acaba yanlış bir evlilik mi yaptım? Neden mutluluk çiçekleri açmasını beklediğim güzel yuvamda hazan mevsimini yaşıyorum? Yemyeşil ağaçlarımın yaprağı neden dökülüyor? Hani muhteşem bir mutluluğu doyasıya yaşıyacaktım? Neden huzursuzum, mutsuzum, şevksizim?”
Evlendikten bir süre sonra kendi kendine bu tür sorular sormayan kimse neredeyse yok gibidir. Evlenen insan, özellikle ilk günlerin renkli ve neşeli gülücükleri geçtikten sonra evliliğini sorgulamaya başlar.
Daha önce anlaşılmıştı ki ahlâkta îtidal, nefsin sıhhati demektir. İtidalden uzaklaşmak ise, bir hastalıktır. Tıpkı mizacta îtidalin bedenin sıhhati, itidalden sapmanın o mizaçta bir hastalık olduğu gibi… Bu bakımdan biz bedeni misâl olarak ele alıp deriz ki; kötü huyların giderilmesi, faziletlerin ve güzel ahlâkın kazanılması hususunda nefsin tedavisi, bedenin illetlerini kendisinden uzaklaştırmak, sıhhatini kazandırmak hususundaki tedavisine benzer.
Nasıl ki mizacın esasında, mûtedil olmak galip ise, mideye gıdalardan ve değişik durumlardan zarar geliyorsa, tıpkı bunun gibi çocuk da fıtraten sıhhatli ve mûtedil olarak doğup dünyaya gelir. Ancak annesi ve babası onu yahudi, hristiyan veya ateşperest yaparlar; yani alıştırmak ve öğretmek sûretiyle ona rezaletleri kazandırırlar! Nasıl ki beden, başlangıçta tam ve kâmil bir şekilde yaratılmıyorsa, ancak gıda ile terbiye edilip geliştiriliyor, yavaş yavaş kemâle doğru gidiyorsa, nefis de mükemmelliğe kabiliyetli olduğu halde, eksik olarak yaratılır.
Değerli, gerçek, ciddi, ciddiye alınması gereken bir duyguydu aşk. Soylu bir duyguydu. İnsanın gerek kişilik olarak incelmesi, gerek Rabbini her işine vekîl tutmayı öğrenmesi için âşık olmasının lüzumuna da inanır olmuştum; ama ortalıkta görünen ‘aşk’ muhabbetleri bana benim anladığım aşktan söz etmiyordu. Ayağı yerden, duygusu gerçeklikten kesik bir melâl hali, bir sevda, bir hülya; hayır, aşk bu olamazdı. Aşk, önce ayağı yerden kesilmek, sonra da dümdüz yere çakılmak sûretinde yaşanması mukadder bir duygu olamazdı. Bir sevmede, bir bakmada, bir öpmede insanı batıran bir kör nokta olmamalıydı o.
Düşünceyle duygunun ayrıştığı bir çağda yaşıyordum oysa. Aşka böylesi bir yaklaşım, olabildiğine kuru, ruhsuz ve duygusuz geliyordu kimilerine. ‘Aşk uzmanları’ vardı ortalıkta; üç-beş süslü söz, beş-on uçuk benzetmeyle aşkı tarif edip geçiveriyorlardı. Onların dillerinden dökülenlere bakılırsa, sizinkine ‘aşk’ denmesi asla mümkün değildi. Ama, varsın öyle desinler, yaşadığınızı siz biliyordunuz. Yaşadıklarınızın ışığında, aşkın ayağı yerden kesilmek, gerçeklikle bağını koparıp bir noktaya odaklanmak anlamına gelmediğini biliyordunuz.
Günlerim gençlerle birlikte geçiyor. Fırsat buldukça, ders aralarında, sohbet ediyoruz. En büyük sıkıntıları, anne babaların ve öğretmenlerin kendilerine güvenmemeleri. Read the rest of this entry »
BAŞLIK DİKKATİNİZİ ÇEKTİ ve yazıyı okumaya başladınız değil mi? İstediğim de buydu zaten. Yoksa ne mükemmel çocuk yetiştirmenin sadece birkaç kuralı vardır ve hatta ne de mükemmel çocuğun tarifi. Ama maalesef orada burada buna benzer başlıklarla yazılmış “mucizevi” reçeteler okuruz sık sık.
Sağlam bir dünya görüşü olmayan Batı medeniyetinin zavallı pedagog ve psikologları dipsiz kuyuya ipsiz inerek ortalama on yılda bir değişen fikirlerle ana-babalara yeni yeni reçeteler sunarlar. Hepsini de “Doğrusu budur, böyle davranın, çocuğunuz mükemmel yetişsin” diye pazarlarlar hep.
15 YAŞ CİVARINDAKİ çocuklara, yani ergenlere nasıl davranılması gerektiği, öteden beri bütün anne ve babaların kafalarında yer eden bir sorundur. Bir başka yaygın ifade biçimiyle “gençleri anlamak” (ya da anlamamak), dedelerimiz zamanında bir problemdi, babalarımız zamanında da problemdi, şimdi de problem. Ergen olmak da zor, ergen ana-babası olmak da. Zorlukları kolaylaştıran ise bilgi. Bu sorunlarla defalarca karşılaşmış bir uzmanın bilgi ve tecrübelerine dayanan birkaç tavsiyesi ise faydalı olabilir umarım.
YENİ BİR ERİŞKİN GELİYOR
Psikolojik açıdan ergenlik çağı, çocukluk döneminde temel elemanları (yani hammaddesi) belirlenmiş olan kişiliğin, toplumda bir birey olarak, nasıl bir rolle, nasıl bir şekilde var olacağının belirlendiği, yani gencin erişkin bir insan olarak toplumda kendi adına var olmaya hazırlandığı bir dönemdir. Çocukken her şeyi ailesinden bekleyen, sürekli desteğe muhtaç olan insanın, kendi ayakları üstünde durup kendi yolunu çizebilmesi için de, böyle zorlu bir değişim dönemi geçirmesi kaçınılmazdır zaten. Zahmetsiz rahmet olmaz. Yeni ve kendinden öncekileri aşmış bir bireyin meydana atılması zamanıdır artık. Ve Bediüzzaman’ın ifadesi ile “anne-baba, kimsenin değil ama, çocuğunun kendisinden daha iyi olmasını ister.” İyi ama bu “kendisinden daha iyi” olma, nasıl olacaktır? Eğer çocuk anne-babanın dizinin dibinde, aynı yolda, onların izinde yürürse, ancak onlar kadar iyi olabilir; onları aşamaz ki. Onları aşabilmesi, kısmen de olsa onlardan ayrımlaşması, yeni şeyler denemesi ile mümkündür. Bu da gösterir ki, gencin kendine has bir yol çizmesi, değil şikayet etmek, istenmesi gereken bir şeydir aslında. İşte ergenlik çağı problemlerinin belki de en önemli püf noktası buradadır. Ebeveyn, çocuğunun hâlâ o eski uslu, ana kuzusu halinin devamını isterse, değişime karşı direnirse, bu dönem kolay atlatılamaz. Hatta bazen yirmili yaşlara kadar gecikir. Yoksa yirmibeş yaşında bile hâlâ dizinizin dibinde duran, her sorumluluğu size yıkan bir çocuğunuz mu olsun istiyorsunuz?
BİR MAYIS GÜNÜ, artık orta yaşlılığa terfi etmiş biri olarak yollardaydım. Hava, tam bir bahar havasıydı. ‘Ahir zamanda çocuk olma’nın bütün ağırlığını yaşayan çocuklarımızı, biraz hafiflemeleri arzusuyla, erkenden ninelerine götürmüştü hanım. Çocuklar hem nine, hem de toprak yüzü göreceklerdi. Ben ise ihtida öyküleriyle meşguldüm. Hayatında ilk kez üniversitede iken bir müslümanla, üniversite bitiminde ise İslâm’la tanışan bir hanımın önyargılarla cedelleştiği nice yıllardan sonra İslâm’a gelişinin öyküsünü Türkçe’ye aktarmaya çalışmış; bu arada, bir hayli bunalmıştım. Hava güneşliydi ve güneş yakmıyordu. Bahar beni dışarıya davet ediyor, yorgun zihnim yeni bir ihtida öyküsünün tercümesine elvermiyordu.
Çoluk çocuk emin ellerde, hava da günlük güneşlik olduğuna göre, birçok yazımın doğum vesilesi olagelmiş bir işe gönül rahatlığıyla koyulabilir; ilk anda nereye çıkacağı belirsiz biçimde, sokaklar arasında rastgele bir yolculuğa çıkabilirdim.
Çıkmıştım da. Yolun daha ilk adımında karşıma çıkan gazete manşetleri keyfimi kaçırmıştı lâkin. Zihnim manşetlere takılmış halde, sokaklar arasında yürümeyi sürdürdüm. Dar sokaklar, arabaların işgali altındaki kaldırımlar, arabalar arasından selametli bir geçit bulma çabası derken Kadıköy meydanına çıktığımda, bir sürprizle karşılaştım. Bayram değil, seyran değil, hafta sonu hiç değildi. Ama meydan ve meydanı çevreleyen her yer kalabalıktı. Kafeler, kafeteryalar, muhallebiciler, pastaneler, mağazalar, fast-food mekânları, dükkanlar, otobüsler, dolmuşlar, banklar, vapur iskelesi, otobüs durakları.. her yer doluydu. Her yaştan insan, ama özellikle de gençler doldurmuştu meydanı. Cep telefonuyla oyalanarak arkadaşını bekleyenleri de vardı, arkadaşına kavuşmuş halde gezip dolaşanı da. Kimi bir kafede tek başına oturuyor, kimi gruplar halinde gülüp eğleniyordu.
Evlilik sosyolojik, biyolojik, antropolojik, dinsel perspektiflerden incelenebilecek kompleks bir yapı bir ilişki biçimidir. Yetişkinlerin yaklaşık % 80’i bir kez evlilik ilişkisi yaşamışlardır. İnsanlar evliliği, toplumsal gerçekliğin bir parçası olarak algılayıp yorumlasalar da evlilik ilişkisi içinde bir yanıyla kişilerin fantezileri de yer alır.
Evlilik ne taraftan bakılırsa bakılsın bir kontrattır. Bu kontratın maddeleri iki kategoride incelenebilir;
1- Evlilik kurumundan beklentilerimizin (bir aile kurmak, neslin devamını sağlamak, yalnızlığa karşı güvence vb.) evlilik ilişkisine yansıması,
2- Psikolojik ve biyolojik ihtiyaçlarımızın evlilik ilişkisi içinde karşılık bulmasına yönelik beklentilerimiz.
Ahlakımızı çökertmek için, aile mefhumunu kaldırma, rezaletleri meşru gibi, meşru olanları da kötü gibi gösterme gayretleri devam etmektedir.
Hırsızlık, fuhuş, kumar, esrarkeş ve sarhoş olmak gibi dinimizde kötülükleri, iyi bir şey gibi göstermeye, hafife almaya çalışıyorlar.
Birkaç örnek verelim:
Hırsızlık yapana çok uyanık veya uyanığın biri diyorlar. Halbuki uyanık açıkgöz, zeki demektir.
Şoför, kör kütük sarhoş yakalanıyor, alkollü idi, sarhoşken başkasını öldüren birine de, alkol almıştı deniyor. Sanki yanında bir kapta alkol taşıyormuş gibi basit gösteriliyor.
![]() |
Zina nedir? “Yasaya aykırı” birleşme mi, “nikahsız birleşme” mi? Tanımda “yasa”yı belirleyici kabul ettiğimizde, yasanın değişmesiyle fiilin anlamı ve onunla ilgili hüküm de değişir.
“Nikah”ı temel aldığımızda fiil ebediyen aynı hükmünü muhafaza eder.
Hakikatte yasalar ne derse desin, evli veya bekar nikahsız her birleşme zinadır ve bu bütün dinler, kadim gelenekler ve bunlara bağlı gelişen ahlak öğretileri tarafından böyle kabul edilmiştir. Modern zamanlarda serbest cinsel ilişki ve sapkınlıkların revaç bulmasıyla iki tanım öne çıkmış bulunmaktadır: Biri, aralarında nikah bağı bulunmayan bir kadın veya kız ile evli veya bekar erkek arasında vuku bulan cinsel ilişki; diğeri evli kadın veya erkeğin evli veya evli olmayan karşı cinsten biriyle giriştiği cinsel ilişki.
![]() |
HEPİMİZİN BU DUAYA,
BU DUANINDA HEPİMİZİN AMİNİNE İHTİYACI VAR.
Allah’ım!
Bana dilimle değil, halimle vazetmeyi nasip eyle, Ya Rabbi!
Allah’ım!
Bana bir insanın elinden tutmadan önce, kalbinden tutmanın sırlarını öğret, Ya Rabbi!
Allah’ım!
Okuma, öğrenme, öğrendiklerimizi uygulama aşkımızı ,salgın ve saygın bir hastalığa dönüştür, Ya Rabbi!
Allah’ım!
Bizleri dünlerde kaybolmaktan muhafaza eyle, yarına kalabilenlerden eyle, Ya Rabbi!
Allah’ım!
Dinimizi dünyanın mehri yapmaktan, acıkınca da inançlarımızı yemekten cümlemizi muhafaza eyle, Ya Rabbi!
Gençliğinde ailesini dinlemeyen kızcağızın yaşlılıktaki feryadı!..
Gençliğini Allah’ın lütfettiği güzellik nimeti yüzünden şımarıkça harcayıp aile büyüklerini dinlemez hale gelerek sahnelerde rakkaselik yapan, şimdi ise seksen yaşında tam bir terk edilmişlik hissi içinde bunalımlara giren bir kadıncağızın sorulara verdiği ibretli cevapları ‘Olaylar Konuşuyor’ kitabından özetleyerek arz ediyorum.
Bakalım siz de ibretli bulacak, okunmaya değer görecek misiniz?
- Tahrikçi bir giyim kuşam içinde sahnelerde herkesin ilgilenmek istediği güzel bir kadın olmak nasıl bir sonuç getirdi hayatınıza? Mazbut bir ailenin kızı olduğunuz halde böyle bir sona nasıl yöneldiniz gençliğinizde?
İlimsiz amel insanı nerelere götürebiliyor.Eğer Bersisa şeriatı bilseydi içki içmekle Allah’a yakın olamayacağını kavrardı.Her türlü kötülüğün anası olan içkiyi içen insanın da yapmayacağı günah da elbette yoktu.
Bersisa isminde bir zat,ıssız bir yere kapanmış,gece-gündüz Allah’a(c.c) ibadet ediyor ve hiçbir kötülükte bulunmuyordu.Bu adama Şeytan musallat olmaya başladı.Şeytan ne yapıp ne edip bu adamı ibadetten ve duadan uzaklaştırmak istiyordu.Çünkü bu adamın yapmış olduğu dualarla binlerce günah sahibinin günahını Allah siliyordu.Şeytan aleyhilla’ne adamı kandırmak için türlü hilelere başvurdu.Fakat bir türlü kandıramadı.En sonunda şeytan işin kolayını bulmuştu.Çünkü Bersisa,çok ibadet ediiyor,mütteki,züht ve takva sahibi bir zattı ama,alim değildi.Yani dini ilimleri pek bilmezdi.Ondan dolayı onu kandırmak kolay olacaktı.
Şeytan planını şöyle tatbik etti:
![]() |
Hem laiklik, hem de halkın dinî duyguları işte böyle istismar ediliyor. THK, hem de laikliğe aykırı olduğu halde fitre, zekat ve kurban derisi topluyor… Bu paralarla da “bar” açıp, içki satıyor!..
Bütçesi, topladığı fitre, zekat ve vatandaşın kurban derisinden elde ettiği gelirlerden oluşan Türk Hava Kurumu’nun, Selçuk-Efes Eğitim Merkezi’nde içkili lokal işlettiği belirlendi. THK’nın tanıtım broşürlerinde; fotoğraflarda rakı, şarap, votka, bira satışı yapıldığı gözlenen lokalden, “2006 yılında açılan kafeterya bar” olarak bahsediliyor.
Hayır kurumu olan ve bütçesi topladığı fitre, zekat ve vatandaşın kurban derisinden elde ettiği gelirlerden oluşan Türk Hava Kurumu’nun Selçuk Efes Eğitim Merkezi’nde içkili lokal işlettiği belirlendi. THK’nın tanıtım broşürlerinde; fotoğraflarda rakı, şarap, votka, bira satışı yapıldığı gözlenen lokalden, “2006 yılında açılan kafeterya bar” olarak bahsediliyor. Dernekler Yönetmeliği’ne göre, THK’nın lokalinde içki bulundurması yasak.
Read the rest of this entry »
Selamun aleykum kardeşim. Seni yılgın gördüm.
- Yılgınım ağabey.
- Niye?
- İslam dünyası dökülüyor. Can Kudüs işgal altında, ama HAMAS ve İslami Cihad’dan başka kimse kılını kıpırdatmıyor. Üstelik HAMAS ve İslami Cihad’a da çamur atıyoruz. İsrail’i hırpalayacağımıza birbirimizi hırpalıyoruz. Irak’ta da işgalci kafirleri bırakmış birbirimizin kanını döküyoruz. İran’ı müstekbirlerin karşısında yalnız bırakıyoruz. Türkiye’nin enerjisini Türk-Kürt davasıyla tüketiyoruz. Suriye’de İhvan-ı Müslimin’in rejime karşı Batı’yla iş tutması gündemde…
- Vesaire, vesaire, vesaire. Bunlar seni ye’se mi düşürdü?
- Elbette.
- Öyleyse kendini dördüncü kattan aşağıya at. Ölmezsen bir de beşinci katı dene. Ayıptır kardeşim!
- Ne yani, durumumuz içler acısı değil mi?
AB ülkelerinde hızla artan müslüman nüfus AB’nin en büyük kabusu. İsrailli Prof. Raphael Israeli, ülke ülkü ülke Müslüman nüfusu açıkladı ve ‘bir de Türkler gelirse…’ dedi…

Avrupa’da her geçen gün Müslüman nüfusu artıyor. Kıtanın ‘Avrabya’ya dönüşmesini istemeyen Avrupalılar da Türkiye’nin üyeliğinden korkuyor…
Bu ifadeler, İsrail’in önde gelen profesörlerinden Raphael Israeli’nin gündem yaratan kitabına ait. “Avrupa’nın İslam Tarafından Üçüncü İşgali” adlı kitapta Israeli, son 10 yılda 100 bin Fransız ve İngiliz’in dinini İslam olarak değiştirdiğini vurguladı. Şu anda 380 milyonluk Avrupa kıtasında 30 milyon Müslüman’ın yaşadığına dikkat çeken İsrailli profesöre göre, artan göç ve doğurganlık nedeniyle Müslümanların sayısı iki katına çıkacak. Profesöre göre kıta da bu nedenle “Avrabya” olma “tehlikesiyle” karşı karşıya
Read the rest of this entry »
67- Bizler millet olarak kıymetlerimizin dirisini değil, ölüsünü çok severiz. Sağlığında, ilgi ve alaka görmeyen, hatta sefalet içinde ölen birçok kıymetimiz, öldüğünde göklere çıkartılır. Söylemediği sözler, onun ağzından uydurulur. Nasıl olsa rahmetlinin, mezardan kalkıp itiraz etme durumu yoktur. Bir şairimiz bu durumu şöyle hicveder:
Sağlığında tuz bulamaz birçok insan katmak için aşına,
Öldükten sonra kitabe dikerler mezar taşına.
Hayatı algılarken ve anlamlandırırken, önceliklerimizi bir türlü belirleyemeyiz. Ne hazin değil mi? Şarkıcılara, türkücülere, futbolculara gösterilen ilgi ve alakanın, ayrılan zamanın, verilen maddi desteğin onda birini, ilim adamlarımız rüyalarında bile görmemiştir.Ne hazin değil mi?
68-Çocuklarımızın içindeki merak, araştırma, sorgulama madenlerini, üzerine civa dökülüp kapatılan madenler gibi, kapatırız. Çocuklarımızı derin susturucularla sustururuz. Büyüklerin bulunduğu ortamda, çocuklarımızın kendilerini ifade etmelerine izin vermeyiz. Çünkü, bu anlayışa göre, büyüğün olduğu yerde küçük konuşmaz. Çocuk, yetişkinlik çağına geldiğinde, içine kapanık, konuşmuyor diye konuşturmaya çalışırız. Çok içine kapanık diye, şikayetçi oluruz. Ne kadar ilginç değil mi?
Read the rest of this entry »
![]() |
AŞAĞIDAKİ İBRETLİ HİKAYEMİN SABIRLA OKUNMASI, BÜTÜN GENÇLERİN FAYDASINA OLACAKTIR.
Bu sayfada yapılan açıklamalar gerçekten doyurucu; konu ile ilgili bütün meseleler toplanmış.
Şunu ifade etmek istiyrum ki; masturbasyonun zararları ile ilgili yapılmış olan bütün açıklamalar doğrudur, yaşayan birisi olarak tasdik ediyorum.
Şu an yaşım 36 ve iki çocuk sahibiyim.
Maalesef, benim bu kötü ilgim bayağı küçük yaşımdan beri vardı. Sebebi ise zannımca, benden 6 yaş büyük abimin çekinmeyerek benimle çok şeyi konuşması ve dediğim gibi, çok küçük -belki 6- yaşımdan beri dikkatimin o tarafa çekilmesi olabilir. Başka da bir sebebe ulaşamıyorum.
Babamın memur olmasından dolayı sık yer değiştiriyorduk ve abimin doğru-dürüst arkadaşı olmuyordu. O yaşlarda da yabancı çocukları hor görüyorlardı. Abimin belki de bazı şeyleri konuşacak bir sırdaşı yoktu ve birçok konuyu benimle paylaşmak ihtiyacı hissediyordu.
Bunun sonucu olarak da ben, o yaşımdan itibaren çirkin şeylerin hayaliyle büyüdüm diyebilirim.
Read the rest of this entry »
“Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, şüphesiz bir hayasızlıktır, kötü bîr yoldur” (Sûrei İsrâ).
Aralarında nikâh bağı bulunmayan bir erkek ile kadının cinsi mukarenette bulunmasına zinâ adı verilmektedir.
Kadın, fahişeliğini iki şekilde tezgahlamaktadır:
a) Nikâhlısı olmayan bir erkek île;
b) Kendisi gibi bir kadınla.
Bunlardan birinciye “zinâ”, ikincisine “Sihâk” adı verilmektedir.
“Ben Müslümanın!” diyen bir genç, zinadan kaçmak ve zinaya yaklaştıran sebeplerden uzaklaşmak mecburiyetindedir.
Zinaya yol açan amillerin başında göz, el, ayak ve dil gelmektedir. Bu sebeple her mü’min, gözünü harama bakmaktan, elini harama uzatmaktan, diliyle şehvani hisleri tahrik edecek sözleri konuşmaktansakınmalıdır. Aksi halde kendini zinadan koruması güçleşmiş olur.
Bahsi geçen uzuvların zinaya vasat hazırladığına delâlet eden bir hadîs-i şerifi mealen açıklamak istiyorum: “Allah, Âdemoğlu üzerine zinadan yana olan nasibini yazmıştır. O, buna elbette erişecektir. İki gözün zinası, (harama) bakmaktır. Dilin zinası, (fuhşa teşvik eden kelâmı) konuşmaktır. Nefs bunu arzular, ırz da bunu doğrular ve (yahut) yalanlamış olur” (Ebû Dâvûd c. 2, s. 246-247).
Read the rest of this entry »
![]() |
Diyebiliriz ki, Rabbimiz bütün kâinatı bizim için yaratmıştır. Bundan 20 milyar yıl önce evren yaratılmaya başlamış, 100 milyar galaksi ve her galakside bulunan ortalama 200 milyar yıldız, güneş sistemini ve dünyayı netice vermiştir. 5 milyar yıl önce yaratılan dünya, asırlarca bir beşik gibi süslenmiş, milyonlarca çeşit hayvan ve bitki yaratılmış, en sonunda kâinatın en şerefli misafiri olan insan gelmiştir.
Neden Rabbimiz, insan için bu kadar masraf etmiştir? Niçin her şeyi onun emrine vermiştir?
Şöyle bir bakın: Bütün varlıkların bir görevi var. İnekler süt veriyor, arı bal yapıyor, tavuk yumurtluyor, balık bize et yetiştiriyor. Hatta lüzumsuz sandığımız bazı varlıklar bile hizmet ediyor. Yılanın zehirinden ilâç yapılıyor, karıncalar çıkardıkları gazla güneşin zararlı ışınlarını süzen ozon tabakasını güçlendiriyor, solucanlar fosforla toprağı besliyor. Gereksiz, hikmetsiz, boş ve zararlı hiçbir varlık yok.
Read the rest of this entry »
Dünyada bizim gibi çocuklarının geleceğini karartan kaç ülke var bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa; gelecek adına çocuklarımızın geleceğini karartıyoruz.
Bu karatma işleminde gerek devlet olsun gerekse ebeveynler olsun elinden geleni ardına koymuyor!
Biz ebeveynler sanki çocuklarımızın dünyaya geliş gayelerinin “doktor olmak, mühendis olmak…” zannediyoruz. Etiketli bir mesleği, lüks bir evi ve arabası bir de bolca bir maaşı olunca o çocuğa bu dünyada her şeyi verdiğimizi düşünüyoruz.
Peki ya bu çocuklarımızın mutluluğu, huzuru…?
Asıl vermek istediğimiz bu değil mi? Çocuğumuz mutsuzsa, huzursuzsa, tüm dünyaya sahip olsa bir ehemmiyeti kalır mı?
Read the rest of this entry »
Delirmek üzere olan bir dosttan bahsederek başlıyoruz. Adamın adına gerek yok. Zeki… Zengin…
Yakışıklı… Emrinde 300’den fazla adam çalışıyor… Artık yaşamaktan başka hedefi kamlamış…
Bir filmde geçebilecek, belki de hiç kullanılmayacak bir sekansa yerleştirelim bu beyzadenin yaşadıklarını … Akıbetimizden… En olumlu akıbetimizden… Varılacak muhtemel son noktadan…
“35 yaşlarındaki bir genç adam; son model arabasıyla şirketine gelir. Geniş koridorlardan sakince, az sonra ölecekmişçesine sakince yürür, onlarca departman kapısından geçer, yüzlerce çalışanına bakar, bir ton bilgisayar, bir ton kağıt, bir ton ofis saçmalığının yanından geçer… Şirket sahibi olarak en güzel şekilde tanzim ettiği odasına girer.
Read the rest of this entry »
Konusu ve görüntüler açısından ilginç ve duygusal bir çalışma .
Şarkıcı klipte Allahım sana isyan ettigimde beni affet diyor,kör,sağır sakat çocukları görünce.
Moderatör ün Yorumu;
Acaba biz sapasağlam halimize şükretmeyip bide isyan mı ediyoruz,
yoksa şükr mü ediyoruz,gözümüz gördügü için kulaklarımız duydugu,bacaklarımız yerinde durdugu için?
Şükür ediyoruz ama gözü,kulagı haramdan koruyup,elimizle sadaka vermeden hiç şükür olurmu?
Her halimize şükür,bıktım şu dünyadan diyoruz,ama aynı anda Irakta olupta kafamıza fosfor bombası yiyip
eriyebilecegimizi veya somalide açlıktan ölmek üzereyken yanımızda aç kuşların bekledigi insanlardan biri
olabilecegimizi hiç düşünmüyoruz.
“Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir (En’am.32)”
Bugün hastalıkların birçok sebebinin aşırı kilo olduğu biliniyor. Tasavvuf kitaplarında ise az yemenin önemi anlatılmakta ve insanlar az yemeye teşvik edilmektedir.
Dengesiz beslenme, aşırı yemek yeme beraberinde şişmanlığı getiriyor. Batı ülkelerinde sıkça rastlanan kilo sorunu artık Türkiye’nin de bir problemi. Obezite (aşırı kilo) birçok hastalığa davetiye çıkarmakta ve doktorlar hastalarından ilk iş olarak kilo vermelerini istemektedir. Halbuki dinimizde dengeli beslenmenin önemi anlatılmakta, aşırı yemek yemenin zararları ifade edilmektedir. Tasavvuf kitaplarında az yemek yiyen kişinin hafızasının güçleneceği, anlama ve kavrama yeteneğinde hızlılık ve genişleme meydana geleceği belirtilmektedir. Yine, “Tok olan kişinin beyni sarhoşmuş gibi düşünmesinde yavaşlama olur. Açlıkta kalp nurlanır, hoşluk ve hafiflik meydana gelir.” denilmektedir.
![]() |
Bugünlerde gazete sütunlarına ve TV ekranlarına yansıyan, “kadınlarla tokalaşma” konusunda acaba dinimizin hükmü nedir ve Peygamberimizin örnek tatbikatı nasıldır? Kur’an-i Kerim’deki “Zinaya yaklaşmayınız” emri gayet açıktır. Bu emirle, zina yapmak şöyle dursun, zinaya giden bütün yollar bile yasaklanmaktadır. İki cins arasındaki, dokunmak/tutmak gibi fiiller, zinadan önceki hareketler olduğu içindir ki, İslâm dini meşru olmayan bu fiilleri de yasaklamıştır.
Bir TV kanalında Ali Rıza Demircan Hocamızın da söylediği gibi, bu fiillerin zinaya en yakın olanı dokunmak, yani temastır. Tokalaşmada da temas olduğuna göre, bunun dinimize göre hükmünü bilmemiz icap eder.
İnsanlar gözleri kapalı tokalaşmadıklarına ve tokalaşacakları insana bakıp gördüklerine göre, “tokalaşmak”tan önce, bakmanın/görmenin hükmüne göz atmak icap eder. Kadın ve erkeklerin, birbirlerini tanıyacak kadar normal ve tabii bakışlarında bir mahzur yoktur. Yeter ki, birinci bakışın arkasına başka bakışlar eklenmesin.
Read the rest of this entry »
Yazımıza, kaldığımız yerden devam ediyoruz.
34- Bir hamal, akşama kadar, yüzlerce kilo yük taşıyor. Hatta onlarca buzdolabını, çamaşır makinesini, apartman katlarına taşıyor.Dördüncü kat, beşinci kat vesaire. Bu yükleri taşımak, ona ağır gelmiyor. Ama, iki cihan saadeti için gerekli, en fazla on dakikasını alacak olan Namaza gelince:
- Bana çok ağır geliyor, kaldıramıyorum diyor. Ne kadar ilginç değil mi?
35-Hac ibadeti, hali vakti yerinde olan, Fıkıh İlmine göre, zengin sayılan Müslümanlara farzdır. Hac esnasında bir bardak sebil ayranı kapmak için, bir çok Müslüman’ın birbirini iterek, ezerek ayran kapmaya çalışması, ne kadar ilginç, değil mi?
36- Yerlere tükürenlere, sümkürenlere ve çöp atanlara, çöpçü denmiyor. Bunları temizleyenlere, çöpçü deniyor. Ne kadar ilginç değil mi?
Read the rest of this entry »
RÜZGAR eken fırtına biçermiş… Fırtına eken kasırga biçermiş… Kasırga eken tayfun biçermiş… Dinsizlik ve densizlik eken acaba ne biçermiş?.. Cevap vermek için uzun uzun düşünmeye hacet yok. A benim cânım, manzaraya bak anlarsın…
*
Bir ülkenin halini, geleceğini anlamak isteyenler onun liselerine baksınlar. Liseleri parlak ve vasıflı ise hal ve gelecek de parlaktır. Berbat ise, istikbal karanlıktır.
*
Yıl 1928. İstanbul’un ve ülkenin ünlü liselerinden İstanbul Erkek Lisesi’nde yaramaz bir öğrenci muallimin sandalyasına bir raptiye koyuyor, adamcağız oturunca batıyor ve hâdiseye hemen el konuluyor. “Raptiyeyi kim koydu?” Öğrenciler sır vermiyor, suçluyu söylemiyor. Bunun üzerine, o sınıftaki bütün öğrencilerin hepsi birden hemen okuldan atılıyor…
SEYRET ANADOLU’NUN YEŞİLLİKLERİNİ
1-Günümüz insanı bazen, cahil ve fakir kalmak için bütün malını harcayıp, üniversite bitiriyor.
Yaptığı yüksek tahsille, bir ömür boyu; bir araba, bir ev sahibi olmadan bu dünyadan çekip gidiyor.Çok garip değil mi?
2- Bir çok insan, satın alacağı bir arabayı defalarca kontrol eder, İnceler,hatta uzman getirip baktırır.Sonra karar verir.Ama evleneceği kızı sadece bir defa çay tutarken görüp evlenir, ilginç değil mi?
3-Bir genç nişanlandıktan sonra nişanlısıyla meşru ölçüler içinde görüşmesi kayınpederi tarafından yasaklanır. Kayınpeder, damat adayının, nişanlı kızıyla görüşmesini, ahlaki bulmaz. Ama, aynı baba televizyonda ahlaksız, terbiyesiz sahneleri kızıyla birlikte seyreder. Bundan rahatsızlık duymaz.Çok ilginç değil mi? Damat namzedinin gölgesinin bile giremediği eve,sözüm ona sanatcı geçinen yüzlerce erkek, televizyon vasıtasıyla girer.Ne kadar ilginç değil mi?
Read the rest of this entry »
İbrahim b. Edhem Basra çarşısında gezerken şöyle bir soruya muhatap olur: “Ey Ebû İshak! Allah, Kur’an da ‘Bana dua edin, dualarınızı kabul edeyim’ buyuruyor. Biz dua ediyoruz, ama Allah duamıza karşılık vermiyor.” Bunun üzerine İbrahim b. Edhem şöyle der:
“Çünkü on şey kalplerinizi öldürmüş:
1. Allah’ı biliyorsunuz; ama O’nun, sizin üzerinizde olan hakkını eda etmiyorsunuz.
2. Kur’an’ı okuyorsunuz; ama içindeki hakikatlerle amel etmiyorsunuz.
Read the rest of this entry »
İlk insan, ilk peygamber ve insanlığın atası olan ilk baba Hz. Âdem Aleyhisselâmın oğulları için Hz. Şit gibi kendi izinden gidenler olduğu gibi, şeytana uyarak çığırdan çıkanlar da vardır. Ama onun görevi doğruyu, güzeli ve gerçekleri akıl ve kalblere yerleştirmeye çalışmaktı. Hz. Âdem’in oğullarına pek çok öğütleri olmuştur. Şu öğüt sadece bir örnek mahiyetini taşımaktadır.
Hz. Âdem Aleyhisselâm, oğlu Hz. Şit’e beş nasihatte bulunmuştu. Şöyle diyordu:
Ey Şit! Oğullarına söyle:
1. Dünyaya ayrılmayacaklarmış gibi bakmasınlar. Buradan birgün göçüp gideceklerini düşünsünler.
Çünkü ben Cennette ayrılmayacağım gibi baktım da olan oldu.
Read the rest of this entry »
![]() |
Ünlü hükümdar Timur’dan sonra yerine geçen oğullarından Şahruh (XV. y.yıl) babasının tersine bilime ve bilgine değer veren, dindar, halim, selim biriydi. Bilginlerle oturup kalkmaktan zevk alırdı. Şahruh’un çevresindeki bilgin kişilerden biri de Nimetullah Efendi idi. Aynı zamanda evliyadan olan Nimetullah Efendi’nin dilinden düşürmediği
bir söz vardı: “Allah haramdan kaçanı korur” (Yani kişi haramdan kaçarsa Allah ona haram yedirmez, nasip etmez, demek istiyordu.)
Bu sözü sık sık tekrar eder, bununla biraz da hükümdar ve adamlarını uyarmak amacı güderdi. Şahruh da bunun her zaman mümkün olmayacağını, insanın bazen bilmeden de harama el uzatabileceğini ileri sürerdi. Şahruh bir gün sarayında özellikle Nimetullah Efendi’yi ağırlamak üzere bir ziyafet düzenledi. Başta hükümdar ve Nimetullah Efendi olmak üzere davetliler sofraya oturdular. Baş yemek kehribar gibi kızarmış bir kuzu çevirmesiydi. Herkes gibi Nimetullah Efendi de iştahla yiyor, yedikçe “Allah haramdan kaçanı korur” sözünü tekrarlayıp duruyordu. Hükümdar ve adamları da bıyık altından gülüyorlardı. Nihayet yemek bitti. Şahruh Nimetullah Efendi’ye sordu:
- Allah haramdan kaçanı her zaman ve her durumda korur mu?
- Evet korur, haramdan kaçana Allah haram nasip etmez.
- Ama hocam seni korumadı, sende bizimle birlikte haram yedin.
- Hayır, ben haram yemedim haramı siz yediniz.
- Boşuna iddia etme hocam, sofrada yediğimiz kuzuyu benim adamlarım çalmıştı, hırsızlık malıydı o…
- Olabilir, size haramdı, ama bana helaldi. Hükümdar lahavle çekti:
- Nasıl olur hocam, çalınmış bir kuzu bize haram, sana helal?
Nimetullah Efendi sözünü bağladı:
- Eğer inanmıyorsanız, kuzunun sahibini bulun sorun…
Gerçekten hükümdarın adamları çaldıkları kuzunun sahibini buldular. Yaşlı bir kadındı kuzunun sahibi. Kuzuyu çaldıklarını, pişirip yediklerini itiraf ettiler ve parasını ödemek istediklerini söylediler. Kadın parasını almayı reddetti ve kendilerine beddua etti.
- Ben o kuzuyu parası için değil, bu havalide Nimetullah Efendi diye mübarek bir zat varmış, ona ikram etmek için yetiştiriyordum, diye açıklamada bulundu.
İNSAN GÜNAH işleyebilen bir varlık. “Benim günah işlemem mümkün değil” diyebilen hiç kimse bulunmuyor. Her insan, şu veya bu şekilde, az veya çok, günah çukuruna yaklaşıyor, bazen de içine düşüyor.
Bizler, akıl ve kalb dengesi içinde hayatımızı sürdürüyoruz. Fakat, insan sadece akıl ve kalbden ibaret olmadığı için, başta nefis olmak üzere baskın duygular, söz dinlemez hisler, önü alınmaz hevesler ve karşı konulmaz vehimler altında, bazen farkında olarak veya olmayarak irademize söz geçiremiyor ve günah işliyoruz.
İşin aslına bakılırsa, Yüce Allah bizi kendisine yaklaştırmak, bizi kendisine muhtaç etmek, bizi kendisine çekmek için birbirinden farklı, değişik vesileler yaratmış. Meselâ, acıkma gibi bir duygu verip, bizi rızka muhtaç etmiş, Rezzak olduğunu göstermiş ve bizi bu yolla Kendisine bağlamış. Biz de kul olarak bütün ihtiyaçlarımızı O’ndan istemiş, O’nu Rezzak olarak bilmiş, gerçek anlamda rızık verici olarak O’nu tanımışız. Demek ki, Rezzak ismi, acıkmamızı gerektiriyor.
Read the rest of this entry »
![]() |
Şeytanların zincirlere bağlandığı ramazanı şerif ayındayız. Bu ayda mağfiret ve tevbe kapıları sununa kadar açık. Ramazanı Şerif en güzel yanlarından biri de Allahın emirlerinden biri olan zekatı bu ayda vermenin adet haline gelmiş olmasıdır. Şimdi zekatlarmızı hesaplama ve hayır kurumlarına verme zamanı.
Ne hikmetse para insanı azdırıyor. Hatalara, günahlara ve şehavani duygularının peşine sürüklüyor. Heleki zekatı verilmeyen mal, mülk ve para tasması takılmamış azgın köpek gibidir. O heryere seni saldırtır. Hatalar üstüne hatalar yapmana sebeb olur. Seni yanlışlıklardan alıp yanlışlıklara sürükler.
Read the rest of this entry »
Bedenî ibadetlerden biri olan oruç, Allah’ın rızasını kazanmak ve emrini ifâ etmek için, tan yerinin ağarmasından güneşin battığı zamana kadar yemekten, içmekten ve cinsî mukaarenetten kendimizi tutmaktır. Makbul bir oruç tutabilmek için, tarifteki unsurların hepsini toplamış olmamız şarttır.
Belirtilen zaman içerisinde yemekten, içmekten ve nefsanî arzulardan kendimizi tutmakla üzerimizdeki borç ödenmiş olursa da, Allah katında makbul olacak bir oruç tutulmuş sayılamaz. Çünkü oruç tutmadaki aslî maksat, sadece aç durmak değildir.
Bu tarifin birinci şıkkında yer alan “Allah’ın rızasını kazanmak ve emrini ifâ etmek” ifadesi, orucun ruhunu teşkil etmektedir. Rızai ilâhîye nail olmak için dil yalan, gıybet, iftira ve benzeri suçlan terk etmeli; el can yakmamalı, kumar oynamamalı, kimsenin malına ve ırzına uzanmamalı; göz, harama bakmamalı; ayak, şeytanın teşvik ve nefsin tahrik ettiği yollarda tozlanmamalıdır. Mide oruçta, sayılan uzuvlar suçta olursa, makbul bir oruç tutulmuş olmaz. Bu hikmeti tesbit eden bir hadisi şerifte, “Kim yalan söylemeyi ve yalanla iş görmeyi terk etmezse, onun yemeyi ve içmeyi terk etmesine Allah için bir ihtiyaç yoktur” (1) buyurulmaktadır.
Read the rest of this entry »
![]() |
KANAAT adı altında; çalışma ve kapasite öldürülüyor. Yerine,tembeller ve miskinler palazlanıyor.Kapasiteler israf ediliyor.
SANATSAL ETKİNLİK adı altında, bir çok ahlaksızlık teşvik ediliyor. Utanma, ar, haya, edep gibi duygular katlediliyor.Yüzler kızarmıyor artık.
KADER adı altında sorumluluklar hep Allah’a havale ediliyor. Allah; (haşa) havale memuru yerine konuyor. Kullar tercihlerinden sorumluluk almıyor.
DERİNE DALMA diyerek, ihtisas öldürülüyor.Gelişme engelleniyor.Dünya çapında büyük adamlarımız yetişmiyor.
BİR GÖZÜN KÖR BİR KULAĞIN SAĞIR OLACAK, çivisi çıkmış dünyayı sen mi düzelteceksin adı altında haksızlıklar ve yolsuzluklar besleniyor . Duyarsızlık, nemelazımcılık teşvik ediliyor .İnsanlar koyun gibi sürüleştiriliyor.Kutsal duygu ve kutsal kaygılar mumyalaştırılıyor, donduruluyor.
Read the rest of this entry »
![]() |
Benim hikayem..
Bundan 4 sene oncesiydi. Internet denen illete bulasmis bir turlu kendimi ondan ayiramiyordum. Gunlerden bir gun birisiyle tanistim. Sohbeti güzeldi. Zevklerimiz inanislarimiz sözde ortakti.
Bir ay kadar telefon mesajlariyla gorustukten sonra bu iliskiyi gercege donusturmeye karar verdik. Ilk tanistigimiz gun cok utangac yuzume bile bakamayan bir bey vardi karsimda. Inancimiz ortakti, goruslerimiz ortakti. Sonra cikmaya basladik. Tamam demistim ” iste aradigim kisi, yillardir özlemini kurdugum yuvayi kuracagim adam bu”, beni sürekli koruyup kollayacak olene kadar sevecek kisi bu.
Read the rest of this entry »
Ey kıymetli oğlum! Bugün, her istediğini kolayca yapabilecek bir hâldesin. Gençliğin, sıhhatin, gücün, kuvvetin, malın ve rahatlığın bir arada bulunduğu bir zamandasın. Se’âdet-i Ebediyyeye kavuşturacak sebeplere yapışmağı, yarar işleri yapmağı, niçin yarına bırakıyorsun?
İnsan ömrünün en iyi zamanı olan, gençlik günlerinde, işlerin en iyisi ve faydalısı olan, sahibin, yaratanın emirlerini yapmaya, Ona ibâdet etmeye çalışmalı, islâmiyetin yasak ettiği haramlardan, şüphelilerden sakınmalıdır. Beş vakit namazı cemaat ile kılmağı elden kaçırmamalıdır. Nisap miktârı ticâret malı olan müslümanların, bir sene sonra zekât vermeleri emrolunmuştur. Bunların, zekât vermesi, muhakkak lâzımdır. O hâlde, zekâtı seve seve ve hattâ fakirlere yalvara yalvara vermelidir.
Read the rest of this entry »












