You are currently browsing the monthly archive for Şubat, 2008.

Selamu Aleykum;

 Değerli ziyaretçiler,

 Malumunuz Türk yargı organları bir takım sebeplerden dolayı wordpress.com altındaki tüm adreslere Türkiye’den erişimi engelledi.

Bu yüzden bizde haksız yere bu kararın kurbanı olduk ve sitemize Türkiyeden giriş yapılamadı,hala yapılamıyor.

Bu durum sebebi ile,bundan sonra yayınlarımıza www.kurtulusrecetesi.com adresinden devam edeceğiz.

Bu güne kadar Allah rızası için yapmış olduğumuz işlere,yeni sitemizde aynen devam edeceğiz inşaallah.

Bizleri dualarınızda unutmayınız.!!!

 www.kurtulusrecetesi.com

Evet, Allah Rasûlü ve Hazreti Ebu Bekir gibi has dairedeki bir kısım arkadaşları, maddî hayat itibarıyla en fakirane yaşayan insanlardı.

Hem de onlar bu hale kendi ihtiyarlarıyla razı oluyorlardı. Şayet isteselerdi, herkesten daha müreffeh yaşayabilirlerdi.

Zira, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz sadece kendisine verilen hediyeleri dağıtmayıp yanında bıraksaydı, o günün maddeten en zenginlerinden biri

olabilirdi, ama O öyle yapmayı hiç düşünmedi; ümmetini helâlinden kazanıp zengin olmaya teşvik ettiği halde kendisi hem kıyamete kadar

gelecek olan bütün irşad erlerine örnek olmak hem de âhiret meyvelerini ötelere bırakmak için fakirliği ve zahidâne bir hayatı ihtiyar etti.

Öyle ki, bir gün Fazilet Güneşi (aleyhi’s-salatü ve’s-selam) iki arkadaşı ile beraber Ebu Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evine gitmişti.

 

Evin hanımı onları karşılamış, Ebu Eyyûb Hazretleri de hemen bir hurma salkımı kesip getirmiş, kutlu misafirlerine ikram etmişti.

Allah Rasûlü “Bu hurma dalını niye kestin, meyvesinden toplasaydm ya!” buyurunca, ev sahibi,

“Ya Rasûlallah, evime şeref verdiniz; size hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaşmayanmdan, hem de olgun tazesinden tattırmak istedim,

onun için dalıyla beraber getirdim.” demişti.

Read the rest of this entry »

Mecmaül-Enhür sahibi Muhammed b. Süleyman, “Damat Efendi” lakabıyla meşhur olmuştur. Çünkü, bu iffet âbidesi, talebelik döne­minde bir gece yarısı, mum ışığı altında ders çalışmaktadır. İlmî mütâlâalara daldığı bir esnada kapısı çalınır. O vakitte birinin gel­mesinin hasıl ettiği hayret ve misafirin kimliği hakkındaki merakla hemen kapıyı açar. Karşısında genç ve güzel bir kızcağız durmakta­dır. Misafir, yolunu kaybettiğini ve etrafta başka bir ışık göremedi­ği için onun kapısını çalmaya mecbur kaldığını söyler.

Genç talebe, misafirini geri çeviremez, onu gece karanlığına ve sokağın soğuğuna terkedemez, çaresizce kızı içeri alır. Ona oturup dinlenebileceği bir köşe gösterdikten sonra da sabaha kadar dersine çalışmaya devam eder. Utangaç ve gizli-saklı nazarlarla onu seyre­den kızcağız, bu iffetli talebenin bir haline taaccüb eder; genç, ara­da bir parmağını önünde yanan mumun alevine tutmakta ve bir müddet öylece bekledikten sonra geri çekmektedir. Bir defa ile de yetinmemekte ve bunu ara ara sürekli tekrarlamaktadır. Bu hal üze­re sabah olur.

Read the rest of this entry »